Ana Sayfa / İlim & Davet / Hadleri Tatbik Etmek İle Şeriatı İkame Etmenin Arasındaki Mühim Fark

Hadleri Tatbik Etmek İle Şeriatı İkame Etmenin Arasındaki Mühim Fark

Esselamu Aleykum

Değerli kardeşlerim.

”Falan mücahid cemaat şeriatı uyguluyor, diğer başka bir cemaat ise uygulamıyor!”  tarzındaki konuşmaları çokça işitir olduk.

Onlara; ”şeriatı tatbik etmekle” neyi kastediyorsunuz? diye sorduğumuzda bununla maksadın, mesela hırsızın elinin kesilmesi gibi hadleri tatbik etmek olduğu açığa çıkıyor.

Burada kardeşlerime hadleri tatbik etmenin her zaman şeriatı tatbik etmek anlamına gelmediğini açıklayacağım.

Bilakis bazen şeriatı tatbik etmek hadleri tatbik etmeyi haram sayabilir.

Şöyle ki; Bazı özel durumlarda hadlerin tatbiki şeriata muhalif bir şeyle amel etme anlamına gelebilir.

Geçmişte açıkladığımız gibi ”şeriatı tatbik etmeği” ifade etmek için kullanılacak en doğru ifade ”şeriatı ikame etme” ifadesidir.

Bu sebeple bundan sonraki cümlelerimde ”şeriatı tatbik” ifadesi yerine ”şeriatı ikame” etme ifadesini kullanacağım.

Şeriatın ikame edilmesinde, ister otoriteleri olsun ister olmasın, ister hâkim konumunda olsunlar isterse de yönetilen mahkum konumunda olsunlar istisnasız tüm Müslümanlar mükelleftirler.

Fakat hadlerin tatbik edilmesine birebir muhatap olan ve görevlendirilen kişi; Müslümanların kendilerine ait bağımsız ve sabit bir yönetimlerinin olduğu bir toprağa hükmeden Müslüman imamdır.

Hadlerin ikame edilmesi ise İbn Teymiyye’nin de Feteva’da dediği gibi ancak kuvvet ve emirlik ile tamamlanır.

Nebi sav bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurur: Hadlerin uygulanması konusunda birbirinizi affederek aranızda halledin. Ama bir şekilde arz edilip de bana ulaşırsa onu uygulamak vacip olur. (Hadisi El-Bani sahih, onun dışındakiler ise hasen saymışlardır.)

Yani şu demek oluyor: Şayet bir adam haddi gerektirecek hırsızlık, zina veya içki içmek gibi bir iş yaparsa Müslümanların cemaatine düşen şey, onu imama ulaştırmamak, yapanı gizlemek ve durumunu ıslah etmeğe çalışmak olmalıdır. Fakat bir şekilde imama veya ona niyabet eden bir yöneticiye ulaşırsa işte o zaman kaçınılmaz olarak bunu uygulamak vacip olur.

Bu nasstan elde edilen hüküm şudur ki; İmam olmaksızın fertler açısından ele alındığında Müslümanların cemaatine haddi uygulamak vacip olmadığı gibi bu konuda muhatap bile değildir.

Eğer vacip olsa idi; Nebi sav her iki durumun arasını ayırmaz ve Müslümanların cemaatine de, imamın bilgisi dışında gerçekleşen bu olayı affedip örtmeleri asla caiz olmazdı.

Bu hükme delil olan bir başka hadis de Safvan bin Umeyye hadisidir. Şöyle ki o, elbisesini çalan bir hırsızı Allah Rasulü’ne getirmiş, Nebi sav de hırsızın elinin kesilmesi emrini vermiş idi.

Bunun üzerine Safvan: ”Ben bunu uygulamanı murad etmemiştim ey Allah’ın Rasulü, ona sadaka olsun” demiş, Nebi sav de: ”Bu düşüncen bu adamı yanıma getirmezden önce olsaydı ya!”

Şayet hadleri ikame edilmesi Müslüman fertlere vacip olsaydı Safvan bin Umeyye’ye elinin kesilmesinde hırsızı affetmeye çalışması caiz olmazdı.

O halde sevgili kardeşlerim! Hadlerin ikame edilmesi konusunda muhatap olan kişi; Müslümanların kendilerine ait müstakil ve sabit otoritelerinin olduğu yerde istişare ve rıza ile seçtikleri imam veya onun atadığı kadı ve valilerdir.

Peki, acaba çeşitli savaşçı cemaatlerin bulunduğu Şam’daki durum bu bahsettiğimiz durum mudur? Ya da Müslümanların orada müstakil sabit bir otoriteleri ve rıza ile seçtikleri bir imamlarımı var? Yoksa oradaki hal; saldırgan düşmanı savmak ve Müslümanların otoritelerini kâfirden geri almaya çalıştıkları ve darın da harp, saldırı ve kaçış darı olduğu bir durum mudur?

Cevap olarak; ”Darulharp’dir” (ki bu çok açık),  ve bırak bu bölgeye üzerinde ittifak ettikleri herhangi bir imamı seçmeği, hala Müslümanların yönetimlerinin bile olmadığı bir bölgedir” denirse, işte bu durumda böyle bir yerde hadleri ikame etmek şeriattan olmuş olmaz.

Yine El-Bani’nin sahihlediği ve diğerlerinin de hasen saydığı bir hadiste ”Gazvede eller kesilmez” denmiştir. Yani açıkça ortaya çıkmıştır ki,  bu durumlarda hadleri ikame etmek Nebi sav in emrine muhalefet ve şeriata muhalif bir şeyle amel etmektir.

Çünkü böyle durumlarda yurt, savaş yurdu olup hadleri ikame etmekle muhatap olan imam da bu gibi yerlerde mevcut değildir. Savaşçı cemaatlerin emirlerine gelince; Bunlar hadlerin uygulanmasından sorumlu olan imamlar değildirler. Dolayısı ile bu gibi durumlarda aslen hadlerin uygulanması hiç vacip olmamıştır,  ta ki ”falan cemaat haddi uyguluyor, diğeri ise uygulamıyor” deme hakkına sahip olalım.

Şöyle denebilir: Bu anlattıklarınla hadlerin tatbik edilmesini iptal eden ve ceza hukukunu beşerin tercihlerine göre belirleyen demokrasi havarilerinin sözleri arasındaki fark nedir?

El cevap: Demokrasi davetçileri İslam’ın egemenliğini ibtidaen ikrar etmemişlerdir. Bilakis beşerin hevasını ve kendi reylerini şeriata bedel olarak hâkim kılmışlardır. Dolayısı ile onların hükmü, şeriatın ikamesi mevcut koşullara uymuyor iddiası ile şeriatın haricinde bir kaynaktan çıkan bir hüküm olmuş oluyor.

Hâlbuki konuştuğumuz üzerinde hüküm ise, bizatihi İslam referans alınarak İslam’ın içinden çıkan bir hükümdür.

Bu durumda akıl jimnastiği yaparak soru yöneltiriz.

Evet, soru yöneltiriz: Peki bu gibi durumlarda şeriatı ikame edenler olmak için ve şeriatın emrini yerine getirmiş olmak için şeriat bize neyi emreder?

Eğer içtihadımız bizi şeriatın böyle durumlarda hadleri uygulamayı haram saydığına götürürse hadleri uygulamayız. Uygulamaktan kaçınarak da bizzat şeriata iltizam etmiş oluruz zaten.

Bazen her iki durum birbirine benzer. Böylelikle  hadler demokraside de İslam’da da uygulanmayabilir.

Fakat arasındaki fark gerçekten çok büyüktür. Demokratlar bunu Şeriatı rafa kaldırma ve yerine beşeri hâkim kılma amacı güderek yapmışlardır.

Hâlbuki yukarıda şerhini yapmış olduğumuz olgularla hadleri uygulamayan ise bizzat şeriatın emri gereği hadleri uygulamamıştır. Şöyle ki; İçtihadı onu ”Şeriat bu gibi durumlarda hadleri uygulamayı men eder” sonucuna götürmüştür.

İşte beşeri hakem kılmak ile beşerin Rabbi Allah subhanehu ve tealayı hakem kılmak arasındaki koca fark…

O halde yine sorular geliyor… Bu mesele ihtilaflı bir mesele midir? Savaşçı cemaatlerin hadleri uygulamaları caiz midir?

Yeryüzünde hadleri uygulamayı mubah sayıp vacip kılmaya yetkili anlamında,  mümekkin olma, otoritenin istikrarlı  ve sabit olmasının sınırı nedir?

Hadleri uygulamasak o halde hırsızlığı zinayı ve içkinin içilmesini nasıl engelleyeceğiz, tazir cezaları ile mi?

Hangi tazir yöntemini kullanacağız peki? gibi…

Tüm bunlar ihtilafın geçerli olduğu fıkhi sorulardır.

Fakat mühim olan; Bunların fıkhi sorular olduklarını bilmektir. Çünkü yukarıda hakikatini beyan ettiğimiz asla dayanarak hadleri uygulamayanlar ”şeriatı rafa kaldıranlar” olarak isimlendirilemezler. Bunun üzerine akideleri ve dinleri konusunda itham edilemezler.

Yukarıda zikri geçen asla dayanarak hadleri uygulamayanlar bu açıdan bakıldığında ”bir bütün olarak tam anlamı ile şeriatı uygulamayanlar” olarak isimlendirilemezler. Bilakis o sadece hadleri uygulamamıştır. Ve hadleri uygulamayı terk etmesi ile de bu açıdan bizzat şeriatın emrini yerine getirmiş, ona iltizam etmiştir.

Eğer içtihadı onu hadlerin uygulanmaması gerektiği sonucuna götürse, bununla birlikte o yine de uygulasa onun hakkında ”bir bütün olarak tam anlamı ile şeriatı tatbik ediyor” denemez.

Bilakis o, bu açıdan bu gibi hallerde şeriatın uygulanmasını emretmediği bir işi yerine getirerek hadleri uyguladığı halde şeriatı rafa kaldırmış olur.

Birileri şöyle bir soru sorabilir: Güzel de..! Bu anlattığın vasıflara sahip olmak bakımından Irak Şam İslam devleti (diğerlerine göre) en iyi durumda olan değil mi? Zira o, şeriatı tam anlamı ile bir bütün olarak tatbik ediyor!..

Deriz ki: Orası hadleri uyguluyor. Hadleri uygulamakla şeriatı ikame etmek haddi zatında aynı şeyler değildirler.

Çünkü haddi zatında maksud olan hadlerin tatbiki değildir. Bilakis hadlerin tatbiki şeriatın emrettiği müddetçe maksud olan bir ameliye olur.

Şimdi; muayyen bir durumda Irak Şam İslam devleti cemaatinin haddi uygulama konusunda tüm şartları barındırdığını varsayalım.!  Nisab miktarına ulaşmış korunaklı olan bir malın çalındığını ve hırsız hakkında da tüm şüphelerin kalmadığını düşünelim.!

Böyle bir durumda sizi haddi uygulama konusunda ayıplayamayız.

Bilakis sizinle aramızdaki tartışma şu olur: Siz yeryüzünde mütemekkin bir devlet olup, imamınızda hadleri uygulamakla mükellef şeri bir imam mıdır, değil midir?

Eğer tüm bu şartlarda sizde toplanmış ise, haddi uygulamanız konusunda sizi ayıplayamayız. Eğer aksi sabit olur ise, böyle bir durumda haddi uygulamak bozuk olan bir aslın neticesi olmuş olur.

Bu yüzden ”devle cemaatinin ayıplarından bazıları, onların devlet ve emirlik iddia etmeleridir” şeklindeki sözler insafsızlık olur.

Çünkü biz bununla, haddi uygulama meselesini izafi bir hata saymış olduk. Bununla birlikte eğer devlet ve imamlık iddiaları sahih ise bu durumda hata değil bilakis hadlerin tatbiki vacip olur.

Bu sebeple biz, onlarla hadleri üzerine bina ettikleri asl hakkında münakaşa ediyoruz.

Sonra bizim devle cemaatinden talebimiz; şeriatın egemenliğine ibtidaen boğun eğmiş, yukarıda açıkladığımız asla binaen içtihat ederek hadleri uygulamayan kendileri dışındaki tüm gruplara karşı insaflı davranmalarıdır.

Ve kesinlikle onlara hadleri uygulamadıkları iddiası ile, demokratların yaptıkları gibi sanki şeriatı tamamen rafa kaldırıyorlarmış gibi muamele yapmamalarıdır.

Hadlerin uygulanması olgusu, yukarıda izahını yaptığımız açından şeri bir aslın neticesi ve fer’i olmuş olur. (Yoksa üzerinde dostluk ve düşmanlık yapılacak asl’ın bizzat kendisi değil)

Uygulamama sebepleri ise; mütemekkin, müstakil ve sabit bir otoritelerinin ve dolayısı ile istişare ve rıza sonucu seçtikleri bir imamlarının olmaması hakikatidir.

Eğer bir itirazınız var ise bizimle öncelikle bu asl üzerinde tartışın. Yoksa bu asl’dan neşet eden hadlerin tatbiki üzerinde değil…

Sizin dışınızdaki gruplar için ” bunların şeriata bağlılıkları ve onu ikame etmeleri sizin uygulamalarınız ve şeriata bağlılığınızdan daha noksandır” denemez.

Ve yine, diğer  grupların şeriatı ikame etmediklerini!, halbuki sizin tatbik ettiğinizi! ileri sürerek insanların onları terk edip devle cemaatine davet edilmeleri adil değildir.

Tartışma sadece ”şeriata göre hangi gruplar daha doğru olduğu” üzerinde olur.

Şam diyarı durumunu kapsayan şey; sadece saldırgan kafir düşmanın def’i ve işlerin istisnasız tümünde Allah Teâlâ’nın şeriatını hakem kabul etmek durumudur.

İster yerel halklarla aralarındaki meselelerde ister, iyisinden kötüsüne kendileri gibi savaşan diğer tüm gruplar arasındaki meselelerde olsun fark etmez.

Elbette bunu diğer insanlara uygulamadan önce, kendisi ve ileri gelenleri üzerinde uygulamalıdırlar.

Allah Teâlâ her şeyi en iyi şekilde bilir.

Es Selamu Aleykum ve Rahmetullah

Arapça Aslı: http://m.youtube.com/watch?v=3ZJbxUMDQhw

Dr. İyad KUNAYBİ

İlginizi Çekebilir

Dr.İyad el-Kuneybî: “Şeriatın tatbikinden önce toplumun problemleri çözülmesi gerekir, diyenlere…”

Tevhidi davet çalışmalarından dolayı hapiste bulunan Ürdün’deki değerli âlim Dr. İyad Kunaybi’nin 30 bölümlük “Şeriata Destek” …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir